
Doğum günlerinin peşlerinde getirdikleri depresif hali bilirsiniz değil mi?
Bu yazının ilk satırını, doğum günümde yazdım ve başlığını değil yazıyı bitirmek, henüz başlamamışken doğum günümde attım.
İnsan doğum gününde fazladan düşünüyor sanki, yılbaşlarındaki gibi; en azından benim için öyle. Ne yaptığımı sorguluyorum, geçen seneki doğum günümle bu seneki doğum günüm arasındaki fark neydi? Kişiliğimde ne değişti? Geçen sene 17 Eylül’de maddi olarak nerdeydim, bugün nerdeyim? Hayatımda kim vardı, bugün kimler var? Kariyerimde bir gelişme var mı, yapmak istediğim şeyleri yaptım mı?
Doğum gününe özel zihne çöken sis.
Bugün dağıldı o sis mesela.
Dünün hava durumunu hatırlamıyorum bile, sanki kapalıydı ama açık gibiydi de bir ara rüzgar vardı ama o akşamdı, sabah işe giderken de üşümüştüm. Öğlen üstümde montla çıktım ama sanki gerek de yoktu. Gerçi kumaş yelek giymiştim, donardım öteki türlü. Güneş var gibiydi ama loş gibiydi de etraf; gerçi büroda jaluziler inikti, yan oda daha aydınlıktı sanki.
Bu sene bir pastam olmadı. Zira diyetteyim, yaklaşık dokuz aydır. Oysa sürekli diyette olan insanları oldum olası yadırgardım. İnsan diyete girerdi, biraz yürüyüş yapar normal kilosuna inerdi ve hayatına kaldığı yerden devam ederdi. Sürekli diyette olmak saçmalıktı ama ben artık sürekli diyette olan o kişiydim. Gerçi Anteplioğlundan bir dubai magnoliya’ya hayır demezdim gibi de, off evde de fıstıklı kurabiyem var. Fıstıklı kurabiye… dubai magnoliyaya hayır dedirtecek o lezzet.
Yeni yaşa, yeni umutlara mı yenir o pasta yoksa geride kalan her şeye mi? Geride kalan her şeyi onurlandırmaya; biten arkadaşlıklara, aşklara, terk edilen evlere; gerçekleşmeyen hayallere, hedeflere mi?
Arkanda bıraktığın yaşında dönüştüğün yeni kişiden memnun oluyor musun mesela? Ben memnunum sanırım. Son beş yılda keskin bir değişim oldu karakterimde, bu seneye kadar bazı şeyler değişmesin diye büyük bir mücadele verdim şartlarla ve kendimle, bu ilkbahar-yaz sezonunda bıraktım bazı şeyleri.
En yakın arkadaşımın son dört yıldır beni sevemediğinin farkındaydım mesela. İnsan kaybetmeyi sevmediğimden, ona çok değer verdiğimden, giderse özleyeceğimi ve yokluğunu hissedeceğimi bildiğimden… Bu dört yılda hayatımda inişli çıkışlı çok zaman olduğundan; dolayısıyla hem benim onu hem onun beni yanlış anlayabileceğini hesap ettiğimden; bazen bir süre konuşmayarak, bazen bazı şeyleri görmeyerek devam ettiridiğim arkadaşlığı; sonunda, benim ben olduğum her an, ne yaparsam yapayım, ne söylersem söyleyeyim artık sevilmeyeceğimi ve eleştirileceğimi fark ettiğim gün kalben bitirdim.
Nasıl anladığımı soracak olursanız, bir anektot paylaşayım sizinle.
Yıllar önce çok kalabalık bir otobüste yanılmıyorsam iş çıkış saatlerinde Kızılay tarafında seyahat ediyorduk. Kız da çok üzgün bir zamanındaydı ama insan üzgünken hani daha yüksek kahkaha atar ya bazen ya da daha ani, öyle bir kahkaha patlattı. Arkadan bir kadın bizi resmen azarladı “Sizden başka gülen var mı, gülünecek bir şey mi var!?” O kadar sinirlendim ki o kadına, öncelikle sana ne, insanların neşesi -ki bu olayda kız neşeli bile değildi- seni niye rahatsız ediyor ve sen kim oluyorsun da birilerini azarlayabiliyorsun? Kadını bulmak için indiği durakta indim, bulabilsem “Size ne hanımefendi!?” minvalinde konuşacaktım,ama bulamadım.
Şimdi tutun bu anıyı tamam mı? Çünkü birkaç sene sonra ve iki sene önceye denk gelen bir başka anımızdan bahsedeceğim size.
Dostumun bana çok gıcık olduğu bir dönemdeyiz ama beraber tatil yapmaya karar verdik. Gittik tatile, bir akşam yemeği; restorandayız, yazlık yer, yanımızda dopdolu bir masa var; dünyada ses diye bir kavram olmasa, oraya yine gürültülü denirdi, öyle bir yer. Dostlarımla bir sohbet sırasında kahkaha atmak üzereyim; kahkahama başladığım saniyeyle en yakın arkadaşımın, kelime kelime hatırlamıyorum ama İrem sakin ol, çok seslisin gibi bir şeyler söylemesi bir oldu. Aslında orda bitmeliydi belki de, hatta çok daha önce bitmeliydi. Beni hayatta en iyi tanıdığını düşündüğüm insana, neyi neden söylediğimi, söylediklerimin içinde söylemediklerimi bile anladığını bildiğim insana karşı senelerdir sürekli kendini açıklamaya çalışan, ağlayarak gönderdiği ses kaydına “Burda bile bağırıyorsun” cevabını alan bir pozisyona düşmüştüm. Yazık. Bir yerden sonra bize ve hukukumuza yazık değil ama bana yazık.
Ben bu sene kendime, duygularıma ve emeklerime yazık etmemeye karar verdim.
Benim dışımda ama beni gerçekten sarsan bir başka gelişme oldu hayatımda, dengeler üstüne kurulu birkaç ilişkiyi dengede tutmama gerek kalmayacak bir noktaya geldim, özgürleştim aslında. O zamanlar bazı şeyler elimde değildi; toplumun büyük bir kesiminin “enayilik” olarak nitelendirdiği “kibarlık”tan; kabalık edebilme, kızabilme, gidebilme, yok sayabilme gibi “-e bilite”lerimi yitirmiştim. Şahsiyetime “denge politikası kayyumu” atanmış gibiydi ama başarısız bir kayyumdu, zira o yumağın içinde benim varlığım daraldıkça daraldı.
Ne öğrendin bu hikayeden derseniz; çok emin değilim… Belki, önce vefayı sonra nezaketi biraz azaltmam gerektiğini öğrenmiş olabilirim. En önemlisi kendim dahil kimsenin dengesini koruyabilmek için bazı nezaketsizliklere karşı net ve sert tavır sergilemekten kaçmamam, hiçbir zaman o tavrı göstermemem gerekecek kadar dar bir alana hapsolmamam gerektiği.
İnsanların iletişim halinde oldukları kişileri yalnızca kendi pencerelerinden görebildiğini, o pencere kadar anlayabildiğini; o pencerenin açısının değiştirilmesinin, aralığının arttırılmasının ya da azaltılmasının benim elimde olmadığını öğrendim. Hoş, bunu iki sene önce ağladığım ses kaydının “bağırma” olarak değerlendirildiği günde de anlayabilirdim ama :d neyse.
Kimseye bir konuda bir şeyler katmaya çalışmanın gereğinin de anlamının da olmadığını anladım. Çünkü bir kimse, kendisi değişmek istemediği sürece sen allâmeicihan olsan da tavsiyelerini önemsemeyecek.
Kısaca uzun zamandır farkında olduğum “ben” devrine uyum sağlayabilmeyi öğrendim.
Bu sene diğer senelerden farklı olarak kimseye kızgın ya da kırgın değilim. Kimseden özür beklemiyorum. Kimseden özür dilemiyorum ama bana iyilik edenler dışında kimseye teşekkür de etmiyorum. Dört sene önce olduğum kişiden biraz daha az enayiyim artık. Umarım tekrar eski enayiliğime dönebilecek kadar iyi insanlarla karşılaşırım da bu dünyanın kötülüğü yüzünden, gitgide hoşlanmadığım birine dönüşmek zorunda kalmam.
Zamanımı, emeğimi, sevgimi verdiğim herkes dilerim hayat boyu kendileri gibi insanlarla karşılaşır. Dilerim ben de hayat boyu kendim gibi insanlarla karşılaşırım.
27 yaşım hoş geldi ve hoş gitti anlayacağınız,
28 daha da hoş olur umarım.
17,18,19.09.2025
İrem İlay Mürtezaoğlu