En azından yazmam gerekİyordu

• •

Moderniyeti Reddetme Geleneğine Sahip Çık

Üniversite öğrencisiyken, erkeklerin büyük bir kısmının, batılı değerlerle anadolu kültürü arasında sıkışıp kalmış olduğunu ancak bu durumun hiç farkında olmadıklarını, dolayısıyla bu arada kalmışlığı düzeltmek yönünde hiçbir çaba sarf etmediklerini düşünüyordum. Yanılmışım, bu yalnız erkeklerde değil, gençlerin çoğunda rastlanılan bir problemmiş.

Tabii benim nezdimde problem. Siz ne düşünürsünüz bilemiyorum.

Birkaç gün önce bir video gördüm, esas mesleği hemşirelik olan ancak istifa eden bir kız, içerik üreticiliği yapmaya başlıyor. Bir arkadaşının annesi, kızı sosyal medyada görüyor ve arkadaşına diyor ki: “Bu kız neden videolar çekip Instagrama koyuyor?” Bizim kız da diyor ki “Influencer olmak için mesleğini bıraktı deseydin.” Sonra da başlıyor şikayetlenmeye; size ne, ne soruyosunuz, çok sıkıldım artık bunlardan, her işe karışıyorsunuz… Çok sorulduğu için bunalmış olabilir tabii ki bir şey diyemiyorum ama şunu anlayamıyorum. Bir annenin, bunu sormasından daha doğal ne olabilir? Neden insanların davranışlarını olabilecek en kötü pencereden değerlendiriyoruz?

Velev ki soru, yaşı büyük birinden değil de yaşıtın olan birinden “Aa işi bırakıp Influencer olmaya mı karar verdin?”, “İçerik üreticiliğine mi başladın?”, “Geçen gün videon karşıma çıktı işi bırakmışsın galiba?” gibi sorular geldi. Ne gibi bir sakıncası var bu soruların, muhabbet etmek nasıl bir şeydi hatırlıyor muyuz nesil olarak? Bir tanıdığının senin daha önce yaptığını görmediği bir şeyi yapıyor olmana şaşırması ve durumu güvenilir bir kaynak olarak gördüğü en yakın kişiye sorması hatta sana sorması kadar doğal ne olabilir?

Modern hayatta bu bir sınır aşma olarak mı görülüyor?

Dedikodu etmenin, sınır aşmanın bir sınırı olmadığı gibi; sınır koymanın da bir sınırı yok. Bir noktada geleneklerimize, hoşgörümüze sığınmazsak; kollektif bilinci olmayan bireyci ve çıkarcı tipler olmaktan kaçamayacağız. Bizden bir sonraki nesilin iğrenç bir dünyaya doğduğu yetmiyormuş gibi iğrenç bir topluma doğmasına neden olacağız.

Genellemek istemiyorum ama gördüğüm kadarıyla bizde öz değerinin farkına varma, bireyselleşme gibi kavramlar toplum hayatına yanlış bir biçimde yerleşiyor. İçinde büyüdüğümüz yardım kabul edebilme ve yardım edebilme, sevgiyi alabilme ve verebilme dengesi; kim kimden ne alabilirse alsın, vermeye geldiğinde parmağını kımıldatmasına dönüyor. Bu görgüsüzlüğün içinde iyiler yıpranıyor.

Fikrimce ahlak, edep, adap denilen şeyler esasen, biraz da yapabiliyorken yapmamayı tercih etmekle ilgili. Bir başkasını önceleyebilmek, başkasını düşünebilmek; sınır aşmadan merak edebilmek, konuşabilmek. İnsanların büyük bir kısmı almanın ayıp olacağı noktada “Kocaman insan, neyi ne kadar verebileceğine kendisi karar verecek.” deyip kenara çekiliyor. Haksızlar mı? Teoride hayır. Ama şunu sormak istiyorum, sizce de veriyor diye bir insanı sömürebileceğin son noktaya kadar sömürmek sınır aşmak değil mi?

Almanya’ya geldiğim ilk yılda en zorlandığım şeylerden biri iyilik yapmaktı. Daha doğrusu benim dünyamda “normal”, “dümdüz insan hareketleri”ni yerine getirebilmekti. Aklımdan çıkmayan bir anıdan bahsetmek isterim size.

Koronanın yavaş yavaş bittiği ancak hala maske taktığımız bir dönemde adamın biri yürürken maskesini düşürdü. Biz de o sırada Bulgar bir arkadaşımla yürüyoruz, zannettik ki adam maskeyi yere attı. Aramızda söylendik hatta. Bir iki dakika yürüdükten sonra baktım adam bir sağ cebine bakıyor bir sol cebine; bir sağ kolunu kaldırıyor bir sol kolunu, belli ki maskesini arıyor. Adamın yanına gidip maskesini az önce düşürdüğünü söyledim. O da, hadi ya falan diyip üzüldü. Bu kısa diyalogdan sonra oradan ayrıldım ama hep çantamda fazla maske taşıdığımdan, geri dönüp adama yedek maskemi verebileceğimi söyledim. Adam çok sevindi, kabul etti. Teşekkürler, çok naziksinizler havada uçuşuyor… Sonra o an geldi… Adam bana 1 Euro vermeye çalıştı. Adam dedim sok onu cebine, başlatma bir eurondan şimdi. Bakın abartmıyorum. Yanımdaki arkadaşım beni melek ilan etti. Senin bu yaptığını kimse yapmaz, ne kadar iyi birisin, keşke herkes senin gibi olsa…

Siz ne hissederdiniz bu durumda?

Ben tarifsiz bir yalnızlık hissettim mesela. Kendi değer dünyamda, o kadar basit ve norm bir davranışta bulunmuştum ki, bunun dış dünyada böylesine bir heyecanla karşılık görmesi beni huzursuz etmişti. Ne yani demiştim, ben zor bir durumda olsam, kimse, karşılık beklemeden, bu kadar küçük bir şeyi bile yapmayacak mı? Gerçi keşke etrafımda küçücük iyilikleri kocaman hallere getiren insanlar var olmaya devam etseydi de; kocaman kocaman iyilikleri, iyilikten bile saymayan aptallarla muhattap olmasaydım.

Bu arada yazarken fark ettim. Bu olaydan o kadar rahatsız olmuşum ki, sanırım bazı değerli hareketlere gerekli değeri atfedebilmem için bir süre bu yazıyı yazmama sebep olan insanlarla yaşadım.

İşte bu noktada şunu söyleyebiliyorum. Batının kültürü budur. İyiliğin karşılığını bizim gibi manevi dünyada değil, maddi dünyada; çoğunlukla o hareketin peşi sıra, doğrudan verilir ve bu ayıp değildir. Bence kabadır ama ayıp değil.

Belki Türkiye’de yaşarken fark etmiyor olabilirsiniz ama üzerine düşündüğünüzde veya bir süre dışarda yaşadığınızda görebilirsiniz ki, biz iyiliğe maddesel karşılık vermeyi ar ediyoruz. Bizim çok normal sandığımız pek çok alışkanlığımız aslında safi iyilik olarak değerlendirilebilecek davranışlar ya da iyiliklere verilen karşılıklardan ibaret. Ama bu karşılıkları da öyle bilinçli bir şekilde, bir görevmiş hissiyle vermiyoruz. Edep gereği olarak adlandırabileceğimiz bir şekilde ruhumuz bunu yapmak istiyor. Esasen bugün sosyal medyada gördüğümüz alma verme dengesi meselesi de bu desek yanlış olmaz. Bu denge yazılı bir kural olmadığından ve maddi değil, hissi olarak karşılık bulduğundan, bozabilmek çok kolay oluyor, maalesef dengeyi bozduğunu fark etmeden yaşamak da. Dünyada maddi karşılığı olmayan olgular o kadar eğilip bükülebilir, lehe ya da aleyhe yorumlanabilir ki, aksini kanıtlamak mümkün olmayabilir. Zira herkes aynı olaydan edindiği tecrübeyi, inandığı yerden savunup en doğrusunun kendisi olduğunu düşünmeye devam ediyor ve bir başkasının şapkasını takmayı reddederek yaşıyor. Denge bozulduğunda ise ne kültür kalıyor ne nezaket ne de anlayış. Ortalıkta kabalıklar ve ayıplar uçuşuyor. Batılılaşmaya çalışırken, yarı cahillere dönüşüyoruz. Sakil ve mide bulandırıcı görünüyoruz.

Yıllarca, gerçekten sadece ve sadece içimden geldiği için yaptığım şeylerin kimi ilişkilerimde görevim haline geldiğini, neredeyse hiçbir karşılık görmedikleri gibi bir de olayların sonunda kimsenin kendisine ne iğne ne çuvaldız batırdığını gördükçe; kimi ilişkilerimde baştan itibaren kıymet görmediğini tecrübe ettikçe; peygamber olmadığımdan olacak, isyan bayrağını çektim ve çok yakın bir tarihte ne olacaksa olsun deyip ilişkilerimi sağa sola fırlatmaya başladım. İyi ki de öyle yaptım, iyi ki hayatımda bunu yapmayı göze alabilmemi sağlayan başka sağlam ilişkilerim oldu, iyi ki hayatımı bir şekilde inşaa edebildim. O zorlukları iyi ki yaşadım diyemem, yaşamamayı ve hatta yolda karşılaştığım insanlar gibi insanlar olduğunu bilmemeyi tercih ederdim ama öğrendim maalesef.

Diyeceğim o ki; lütfen iyi olalım, iyiliği çoğaltalım, bir şeyi taklit edeceksek iyiliği taklit edelim. Evet, moderniteyi reddetmeyelim ve sınırlarımızı koyalım, aynı zamanda başkalarının sınırlarına saygı duyalım ama geleneğimizi tarihin tozlu raflarına kaldırmayalım.

İrem İlay Mürtezaoğlu

16.08-22.09 2025