En azından yazmam gerekİyordu

• •

Öldürmedin, Güçlendim II

Hem yayımladığım hem de taslağımdaki yazılara baktım az önce, dedim ki “Abi yazık, üzgün bir tipin eline klavye geçmiş bir şeyler sıkıp duruyor.” Aklıma yıllar evvel Wattpad’de paylaştığım yazılar geldi. O zaman, biraz daha neşeli ve aynı zamanda biraz daha depresif ama yine dümdüz bir insandım. O kadar düz bir tiptim ki; hayatım ve hislerim hakkında yazıyordum ve eserimin adı “Hayat!”tı. Bugün de insanlarla muhabbet ettiğim bir podcast yapıyorum, adı “Muhabbet Podcast” mesela…

Hayat’ın kapak fotoğrafında, gri bir arka planın önüne yerleştirilmiş siyah bir silüet halinde yapraklarının çoğunu dökmüş ve dökmeye devam eden bir ağaç vardı. Açık konuşmam gerekirse: Yazık… Ne yaşadın da 2013-2014 yılında, on altı- on yedi yaşında, hayatını yaprak döken ağaca benzettin… Üstelik aynı zamanda çok neşeli ve şakacı da bir tiptim. Her neyse, esasen bu bahsi açmamın sebebi öfkeli, heyecanlı, mahçup, yorgun, çoğunlukla aşık ve üzgün, biraz da ümitli yüreğimin meyvesi olan “Hayat!” isimli eserimden; bu ve takip eden yazılarda birkaç bölümü tekrar yayımlamak istemem aslında.

Şimdi sizleri tahminen 2013 yılında yaşayan İremle baş başa bırakmak istiyorum. (Nedense metinlere tarih eklememişim, bir kısmına 14.03.2014’te toplu düzenleme yapmışım, bu da o yazılardan biri.)

“Öldürmedin, güçlendim!

Selam bilinmezlik,

Ben geldim, özlemişsindir beni. Bir seneyi geçti herhalde merhabalaşmayalı. Nasılsıın, hala o kadar iğrenç misin benim sadık yarim? Ben sadece “iğrenç” hissettiğim zamanlarda seninle merhabalaşıyorum da.

Hayatımdan çıktığın konusunda anlaşmıştık zannediyordum ben. Hayatımı değiştirdim. Belirli bir plana oturttum ve sen gittin bir daha dönmemek üzere. Şimdi ne işin var benimle? defolup gitsene! Bozmasana düzenimi. Zaten zor toparladığım benliğimi niye yıkıyorsun? Keyif mi alıyorsun gerçekten benimle uğraşmaktan, bilmiyorum. “Bilmek de istemiyorum.” diyebilmeyi çok isterdim ama sen beni benden iyi bilirsin; meraklının tekiyim işte, bilmek istiyorum!

Zaten sen de bana bir açıklama borçlusun ya da daha açık olmayı. Neticede senden kurtulmak için sana da, bana da bir ömür yetecek bedeli ödedim zamanında. Hayır. Vazgeçtim. Açıklama falan da istemiyorum. Direkt yalnız bırak bence beni arkadaşlarımla, ailemle, kendimle. Sakın beni yine yıkmaya çalışma. Bırakıp gitmem bu sefer. Kaybeden sen olursun. Şimdi çok daha güçlüyüm. Çok daha sağlamım. Hiç özlü söz de bilmiyorsun. “Öldürmeyen acı güçlendirir.” Öldürmedin zamanında işte ben de güçlendim.

Bence teğet geç beni bundan sonra, HEP. Yüz göz olmayalım birbirimizle, mazide kalsın hukukumuz. Senden ve senin içinde bulunduğun her anıdan nefret ediyorum. Seni hiç özlemeyeceğime emin olabilirsin, benim sadık yarim!”

Yazı bu kadar işte dostlar. Doğrudan bir kimseye atfen yazılmış ama ismiyle hitap edilemediğinden zamir olarak “bilinmezlik” durumu yakıştırılmış gibi hissettiriyor ama hatırladığım kadarıyla öyle değildi. Yazıda bahsedilen hisleri hangi olaylar neticesinde neden bu kadar yoğun yaşadığımı biliyorum ama ne oldu da tekrar oraya dönecekmişim gibi hissettim hatırlamıyorum. Büyümek salt bu yüzden harika bir şey. O zaman duygular, hiç öyle olmamalarına rağmen, o kadar gerçek ve her yerdeymiş gibiydi ki… bugünkü kişiliğimle o günkü kişiliğimi bir masada oturtup muhabbet ettirsem. O günkü halim tarafından, bugünkü halim; duyguların bir plastik top gibi çarpıp hiçbir iz bırakmadan yere düştüğü düz bir duvar olarak değerlendirilirdi zannederim.

Duyguları eskisine göre daha az mı hissediyorum emin değilim ama olayları kesinlikle daha rasyonel değerlendiriyorum. Örneğin diyorum ki: “Evet, bugün bu durum canımı çok sıkıyor ama yarın hatırlamayacağım bile.”,”Evet bugün uykumdan ağlayarak uyandım ama olması gereken buydu. İyi ki böyle oldu.”, “Evet, bu durumdan hoşlanmıyorsun ama yarın keşke dememek için yapman lazım”. Sanırım ergen olmakla yetişkin olmak arasındaki fark da bu. Şimdi bu yazıyı yazarken kulağımda 2010’lardan şarkılar çalıyor. Pek çoğunu o kadar üzgün olduğum zamanlarda dinledim ki bilseniz şaşarsınız ama hiçbiri üzmüyor beni şimdi. O zamanlar bütün duyguların bu denli derin hissedilmesinin sebebi ilk defa tecrübe ediliyor olmaları ve geçeceği söylense de geçtiğini bizzat tecrübe etmemekti zannederim. Şimdiyse o günlere sadece gülümsüyorum. Her duygu durumunda bir şekilde çok mutlu olmayı başarabildiğim, voleybol oynadığım, şakalar yapabildiğim; sevdiğim, sevildiğim, özlediğim, ağladığım; hiçbir şey bilmediğim, her şey için çok çabaladığım bir dönemi hatırlıyorum. Çıkar üstüne kurulu olmayan ilişkileri; sadece birlikte çok gülüyoruz diye, bazen neden olduğumuzu bile bilmeyerek arkadaş olduğumuz günleri hatırlıyorum.

Hayatlarımız bir noktada durum komedilerine benziyor aslında; durumlar yaşanıyorlar ve bitiyorlar. Olay anında her şey gerçek ama bittiğinde ne kadar ağır, zor, kolay, komik olsa da hikayenin gidişatını etkilese de herhangi bir bölüm olup unutuluyor. Ertesi bölümlerde nadiren -en iyi ihtimalle- birkaç cümlelik atıflarla ya da yalnızca iki üç kişinin “bir anısı” olarak yer bulabiliyorlar. Demem odur ki sevgili dostum -biliyorum sana bilmediğin bir şey söylemiyorum-, umarım, liseli bir kardeşim; hayat olduğun yerden ve bugün hissettiklerinden ibaret değil. Çok daha büyüyecek. Birileri tarafından çok daha sık ve acımasızca üzülebilirsin. Bugün hissettiğin o duygunun tadını çıkar. Gül, ağla, heyecanlan, öfkelen…

Öyle ki; gün geliyor insan o günkü gibi hissedebilmeyi bile özlüyor.

01.12.2025