En azından yazmam gerekİyordu

• •

Ankara’da Özel Üniversite

Zamanı geçmeden yıllardır aklımda bulunan “business idea’mı” piyasaya sunmak istiyorum.

Peki İremciğim nedir bu 10 yıldır piyasaya sunamadığın harika girişimin diyecek olursanız, içerik üretme piyasasına tercih zamanında özel üniversitede hukuk okumak başlığıyla dahil olmak; diye cevap vereceğim size.

Hukuk Fakültesi maceram resmi olarak 2016 senesinde Atılım Üniversitesinde lisans eğitimi görmeye hak kazanmakla başladı, ancak hukuk fakültesinde eğitim alma kararını voleybol oynadığım sıralarda profesyonel topçuluk kariyerimin yanında götürebileceğim bir lisans programı olduğundan almıştım. Tabii sonra işler değişti daha lise biri ikinci sınıfa bağlayan yaz aylarında başlamamış voleybol kariyerime son noktayı koydum. Yine de hukuk fakültesi aklımın bir köşesinde durmaya devam ediyordu ama açıkçası o zamanlardaki motivasyonum neydi hatırlamıyorum. Sanırım MF’ci olmama rağmen matematik hariç hiçbir sayısal dersle aramın iyi olmamasıydı. Matematikle aram iyi derken de öyle her gördüğü soruyu kafadan çözebilen delilerden (!) zannetmeyin, bir sınav önce 100 almışken bir sınav sonra 50 alan delilerdendim. Bir de matematikle zaman zaman barışsak da geometriyle hiçbir zaman arkadaş olamıyorduk hatta kendisiyle tanışıklığımız bile yokmuş gibiydi.

Açıkçası bu bana hala çok saçma ve garip gelir çünkü ortaokulda geometrim çok iyiydi temelimin de o görülmesi gereken şeyleri görme yeteneğimin de yerli yerinde olduğuna inanıyordum aslında ama işte bir şeyler oluyor sonra bazı şeyler olmuyor.  Uzun lafın kısası böyle istikrarsız ve çelişkili bir durumda insan kendisine abla en iyisi bilgisayar mühendisi ol diyemiyor. Keşke diyebilseydi, o ayrı…

Anlayacağınız hukuk okumak benim için en mantıklı seçenekti o dönemde, henüz gönül bağımı kurmamıştım. Gönül bağımın kurulabilmesi için 2015 senesinin gelmesi, YGS sonuçlarının açıklandığı gün ekranda 210077.’liği görmem ve mezuna kalmaya karar vermem gerekiyordu.

2015 YGS İKİ YÜZ ON BİN YETMİŞ YEDİNCİSİ OLMAK

210.077’liğin bambaşka bir tadı vardı dostlar. O güne kadar hayatımda tırnak içinde söylüyorum okuldaki üst sınıf salaklar hariç hiç kimsenin 50.000’den düşük bir sıralamada olduğunu duymamıştım, pembe dünyamda 40.000 sıralama bile çok iyi bir sıralama değildi. 200.000’inci olmak için soru kitapçığına bakmadan optiğe işaretleme yapman gerekiyordu. 30.000 oldun oldun olmadın geçmiş olsun benim için başarı sıralaman 2 milyonuncudan pek farklı değildi. 17 yaşındayken. Sonra bu 17 yaşındaki özgüven patlaması İrem girdiği ilk YGS’de 210.077’nci oldu arkadaşlar, bakın size anlatamam o anda sayıyı yanlış gördüğüme olan inancım bambaşka bir seviyedeydi emindim ki 21 bindeydim ama sayıyorum 6 basamaklı çıkıyor, yok abi, altı basamaklı olamaz eminim 21 bindir, sayıyorum; biir, iki, üç, dört, beş, altı; yok, hayır bir türlü beş basamağa düşmüyor. Sonra ezberledim işte sıralamamı, üstünden 10 sene geçti hala unutmadım; o dönem yanımda yöremde olan herkes de ezberlemiştir sanırım, belki de akıllarındadır hala.

O sıralamadan sonra öyle bir mezuna kalmıştım ki LYS’den çıktım ağabeyim dedi ki; aman İrem iyi oldu işte seneye korkacak bir şeyin olmadığını görmüş oldun. Bu arada LYS’deki yani üniversiteye yerleşeceğim daha doğrusu yerleşmeyeceğim sıralamam 85 bin küsürdü.

ÖNYARGILAR, GERİDE KALIŞLAR

İşte bu noktada yine ve yine bazı ön yargılarımı, vardığım hiçbir temeli olmayan yargıları ve ettiğim büyük büyük lafları hayatın bana nasıl ekmek arası leziz bir sandviç yapıp servis ettiğini anlatacağım.

Arkadaşlar, ben liseyi Ankara Çayyolu’nda okudum ve bizde -tekraren söylüyorum- tırnak içinde hiçbir şey yapamayan Atılımda Hukuk okur diye bir inanış vardı ve affedersiniz ama ben salak mıydım da Atılımda okuyacaktım? Dünya aleme salak olmadığımı kanıtlamak için mezuna kaldım çünkü mezuna kalan herkes sıralamasını en kötü onda birine çekiyordu ve kesinlikle bir sonraki sene ilk on bindeydim.

Sonuç ne oldu dostlar biliyor musunuz? Artık 17 yaşında bir salak değil 18 yaşında bir salaktım ve Atılım’da hukuk okuyacaktım 😀

Bu sefer de 82 bindi yerleşme sıralamam, YGS bir önceki seneye göre çok çok daha iyi geçmiş olsa da sıralamam 220 bin küsürdü sanıyorum; o dönemde artık bu sonuç benim için bir sürpriz olmadığından ezberleyip dostlarımın hafızalarına kazıyacak kadar travmatize olmamıştım.

E tabi bu bir yılda hayatımda bir şeyler değişmiş ve kesinlikle hukuk okumaya karar vermiştim. Dershanem Kızılay’da evim de Ankara’nın diğer ucunda olduğundan sürekli trafikteydim ve trafikteki nizamsızlıktan mustariptim; her gün şahit olduğumuz hak ihlallerinin farkındaydım, canım sıkılıyordu. Düzenin değişmesi lazımdı ama bunu başarabilmek için önce türev ve integral öğrenmem gerekiyordu. Öğrenmeyecektim. Reddediyordum. Hukukçu olacaktım, türev ve integral fakültede hiç yeri olmayan, bana katkı sağlamayacak ama beynimde yer kaplayacak konulardı ve ben de fakülteye girerken matematik bilgimi kapının önünde bırakacaktım.

Hala da aynı fikirdeyim bu arada; bir hukukçunun matematikte temel mantık ve problemler dışında bir de dört işlemi biliyor olması gayet yeterlidir. Bir kimse hukukun temel felsefesini yani dört işlemini, hukukçu gibi düşünebilmeyi yani hukukun “mantığı” öğrendiyse ve bunu önüne gelen olaya uygulayabiliyorsa yani problem çözebiliyorsa; en azından üniversite hayatı boyunca sırtı bir daha yere gelmez.

Aslında vermek istediğim mesaj “Benim yaptığımı yapın” değil dostlar sakın yanlış anlamayın, hala türev integral varsa ve ÖSYM sıralamanız dolayısıyla kendinizi salak zannetmek istemiyorsanız, maalesef öğrenmelisiniz, ha bu konular yoksa, problem yok zaten.

ANKA KUŞU VE HAYAT AĞACI

Esas konuya dönecek olursak; o günlerde, kendi yargı dünyamda ikinci sene de sınava girmiş ancak 82 bininci olmuş “başarısız” bir öğrenciydim yine de hukuk okuyacaktım. Hukuk okumak beni küllerinden doğan bir Anka Kuşu haline getirecekti içimde bir his ve dürtü vardı. Adalet duygusu benliğimin bir parçasıydı, hukukun gerçekten ne olduğunu öğreneceğim yer de hayat ağacım olacaktı. Artık oranın Atılım, Bilkent, Gazi ya da Ufuk olmasının bir önemi yoktu. Babamla bir konuşmam olmuştu o zaman, sınavı yapamadım ama fakültede başarılı olacağım göreceksin demiştim. Çok şükür oldum da.

Bu arada Atılım’da okumak da iyi bir tercihti. Hocalarımdan hiç şikayetçi değilim, aksine almak isteyene çok geniş vizyonlar katan, hukuku zaten bilen ve bilgisini karşı tarafa aktarabilen, auralarıyla ‘ben hukukçuyum’ diyen ve kendilerine özendiren insanlardı. Fakültedeki ilk sene ilk dönemde Mehmet İstemi’den medeni hukuk kadar temel bir eğitimi alabilmek muhteşem bir deneyimdi. Mehmet Hoca karizmasıyla, ses tonuyla, kendine has jest ve mimikleriyle anlattığı dersleri ve öğretilerini sinirlerimize kadar; öğrencisine onun da bir hukukçu olduğunu hissettirdiği ince ama fark yaratan yaklaşımıyla en azından beni aurasına almış ve hukukçunun nasıl olacağını/olması gerektiğini ilk dönemden bilincime işlemişti.  Yine ilk senenin ilk döneminde Celal Göle’den Hukuka Giriş dersi almak çok keyifli ve güzel insana hukukçu hissettiren bir deneyimdi. Sanırım bugün tekrar sınava girsem daha iyi bir sıralama yapsam bile Bilkent Hukuk dışında Atılımdan başka bir üniversiteyi tercih etmezdim ama bunu da yanlış anlamayın, çok çok sevdiğim ve çok başarılı olduğunu bildiğim, adil bulduğum bir arkadaşım Başkent mezunu ve o da zannederim kendi okulu hakkında aynı şeyleri düşünüyordur çünkü arkadaşlar özel üniversitelerle ilgili algının aksine oralardaki eğitim kalitesi/kadrosu hiç kötü değil hatta belki kadroların iyileştirilmesi açısından birbirleriyle yarış içinde bile olabilirler en azından Ankara özelinde bunu söyleyebilirim. Almak isteyene gerçekten veren ve geniş vizyonlu, mesleğinde çok yetkin insanlar yetiştirebilme “potansiyelinde” hiçbir eksik olmayan yerler.

Sıkıntılı olan birkaç konu var.

AMERİKANLAR BU KADAR DOLMAZ

Bu ifade yanlış anlaşılmaya müsait bir ifade ama kalemim döndüğünce doğru şekilde açıklamaya çalışacağım. Özel üniversiteler her ne kadar üniversite olsalar da bir noktada bir işletmeymiş gibi davranabiliyorlar. Örneğin şu an piyasadaki özel üniversite fiyatları aklımın ve mantığımın alamadığı bir noktaya gelmiş durumda sizlere bunu bir örnekle açıklayayım:

Yaptığım hesap sonucunda daha da büyük bir şaşkınlığa uğradım arkadaşlar. 2016 senesinde Başkent, Bilkent, Çankaya ve Atılımın yıllık ücreti küsurat çıkarılmış şekliyle ortalama 9.658 Amerikan dolarıyken, bugün 21.522 Amerikan doları ve bir başka şok unsuru şu oldu ki; benim okuduğum yıllarda Atılımın ücreti Bilkent ve Başkent’inkine çok yakınken bugün neredeyse 10.000 dolar gerilerinde kalmış. İ NA NA MA DIM. Biraz üniversitemi eleştirecektim bütün eleştirilerimi geri alıyorum. Ben iyiyim ama okulum da adam çıktı gerçekten.


Bakın arkadaşlar eğri oturup doğru konuşalım bu üniversite ücretleriyle var ya Avrupa’da en iyi üniversitelerde krallar gibi yaşayarak 1 sene okursunuz. Krallar gibi yaşamadan da üç sene okursunuz.

Hemen küçük bir hesap yapayım size, Almanya’da üniversite okumak isterseniz devlet sizden hesabınıza aylık 992 Euro yatırmanızı istiyor bu da demek oluyor ki yıllık yaklaşık 14.000 dolar ile Almanya sizin burada hayatta kalabileceğinizi öngörüyor. Diyelim ki kötü bir senaryoda Baden Württemberg’e geldiniz ve dönemlik ekstra 1.500 euro harç ödüyorsunuz 300’er Euro dönem harcınız olsun (ki bu arada şu anda önümde Heidelberg’inki açık ve 161 euro 10 cent yazıyor ama ben yine de yukardan hesaplayacağım) senelik yaklaşık 4.200 dolar okul ödemeniz olacak 18.200 dolara bir sene Almanya’da hem okul harcınızı ödeyebiliyor hem de yaşayabiliyorsunuz. Okumanın pahalı olduğu bir eyalette üstelik.

Bunun nedenini açıklayayım; Baden-Württemberg’de Avrupa’dan olmayan öğrencilere ekstra bir harç ödetiliyor. Benzer bir durum Münih teknikte de var yalnız orası çok daha pahalıymış.

 Diğer eyaletlerde böyle bir şey de yok ama yanılmıyorsam özel üniversitelerin ücretleri senelik ortalama 4.000-6.000 euro bandındaydı, öyle olsa bile yine ücret olarak Ankara’daki bir okula bile yetişemiyor ki bu piyasanın İstanbul ayağını düşünemiyorum bile.

Ortam öyle bir hal almış ki, bundan 10 sene hatta 5 sene öncesine kadar insanlar aman şehir dışına gönderip masraf edeceğimize özel üniversiteye gönderelim derken; bugün bir ebeveyn aynı ilde bu fiyata üniversiteye göndereceğimize yurt dışında okutalım dese kimse yadırgamaz.

Kusura bakmayın dostlar.

Üniversite hayatıma, hocalarıma ve branşıma duyduğum özlemi anlatan sevimli bir zihin akışından teke tek ekonomiye geçiş yaptım ama malum her şey bir anda teke tekleşebiliyor.

DEĞİŞİKLER

Aklımda kalan ikinci sıkıntıya gelecek olursak, sanıyorum bu fikirlerimi pek çok arkadaşım onaylayacaktır.

İnsanlar.

Öğrencilik açısından değerlendirdiğimde kanaatimce akademik hedefler odağında buluşan bir grup insan yoktu. Sanıyorum benim dönemimde -belki bir alt bir üst dönem dahil- yurt dışına çıkan tek kişi benim, bizim dönemde lisans bittikten sonra yüksek lisans yapan 50 kişi var mıdır emin değilim. Sayıyı 50’ye çıkarıyorum çünkü mezun olalı 5 sene oldu, hala birilerinin dönem arkadaşım olduğunu öğrenebiliyorum ama hafızamda bir silüet olarak bile yer almıyorlar ve ben 4 sene boyunca neredeyse her gün okuldaydım.

Atılım’ın kampüsü Ankara’nın çok uzak bir noktasında olduğundan, o dönemlerde o çevrede sosyalleşme imkanı az olduğundan, şahsıma ait bir arabam olmadığından ve zamanımın büyük bir kısmını ders çalışmakla geçirdiğimden; başka üniversitelerden çok fazla insanla tanışmadım. Dolayısıyla devlet üniversitesinde okuyan ya da “daha iyi bilinen” özel üniversitelerde okuyan insanların kimlerle ve nelerle karşılaştığını, üniversitelerindeki insan profilini nasıl değerlendirdiklerinden haberim yok ama bizimkiler bir değişikti.

Zenginlikleri dolayısıyla mı, yoksa öyle ya da böyle üniversitede kendimizden farklı insanlarla gerçek manada ilk defa tanıştığımızdan mı bilmiyorum.

Okurken ve üniversite bittikten sonra öyle hikayeler duydum ki niye dedim ya. Neden yani niye böyle bir şey yapmış olabilirsin ki?

Ancak şöyle bir gerçek var ki dostlar. Hayat simülasyonunda ilerledikçe çeşit çeşit insanla karşılaşıyoruz.

Kimiyle mecburiyetten ilişki geliştiriyoruz, kimini sevdiğimizden; zaman geçtikçe ortaya çıkıyor o insanlarla gerçekten anlaşıp anlaşamayacağımız. Bu zaman dilimi on yıl da olabiliyor, on gün de, on dakika da önemli olan; hayatımıza girip çıkan insanlardan bir şeyler öğrenebilmek, eğer o ilişkinin bize uygun olmadığını düşünüyorsak en az hasar alcağımız şekilde hatta hiç hasar almamaya çalışarak o ilişkilerden sıyrılabilmek, heybemize doldurduklarımızı yeni ilişkilerimizde bazen kendi mental sağlığımızı koruyabilmek için bazense muhattabımıza layık olduğu saygıyı gösterebilmek için kullanabilmektir.

DUMAN ALAN DAĞ BAŞI

Bunun dışında kampüs çok uzak ulaşım zor.

Ammaaa ben mezun olalı 5 sene oldu, İncek’teki sosyal imkanlar çok gelişti. Gerçekten abartmıyorum 2020 senesine kadar okulun 1-2 kilometre ilerisi mi dersiniz gerisi mi dersiniz bilmiyorum yerler dışında yenilip içilecek bir mekân yoktu. Kampüsün içinde bilmem bir şey şirketine ait işletmeler vardı. Başka da hiçbir şey yoktu. Demem o ki belki ulaşım imkanları da sosyal imkanlarla paralel olarak büyümüş, serpilmiştir.

Evet dostlar sanırım bugünlük lakırdılarım bu kadar, umarım ilk bölümümü beğenmişsinizdir. Aslında bir podcast bölümü olarak kurgulamıştım bu yazıyı ama olmuyor dostlar, yok. Herkes de podcaster/Insta girl olacak diye bir şey de yok anlaşılan; biz anam babam usulü yazmaya devam. İnşallah okuyan kalmıştır. Bir sonraki yazım da Influencer olamamakla ilgili olacak oraya da beklerim, görürüşürüzz

07.08.2025

İrem İlay Mürtezaoğlu

insta: iremlayasam

tiktok: greatestanalive (şimdilik)